iki eşittir bire


"A non-writing writer is a monster courting insanity."

"Uçurumlar birleştirir yüksek tepeleri."

"...küçük zamanlar birikti, büyük şeyleri ezip geçti. "Bu baskılara, bu sertliğe dayanamam" diyordum; zamanla her şey yumuşadı. Düşünceler insanın canını acıtmıyor; biraz sersemletiyor o kadar. Şiddet değil, süreklilik insanı yıkıyor."

30 Nisan 2014

yazar hevesi-


bana öyle şeyler anlat ki, senden sıkılmam mümkün olmasın. 
karşımda Galata da olsa dinleyebileyim seni.
demem o ki; arnavut kaldırımlarda diğerlerinden farklı şarkılar söyleyerek yürü.
bilmem farkında mısın şu şehirde git gide herkes aynı dili konuşmaya başladı, korkuyorum geriye yalnızca bir iki sahaf kalır diye.
şimdiden anlaşalım, sakın günlüğüne yazdıklarını anlatma bana.
ben senin anlamdan yoksun hareketlerini takip etmek istesem, bir kamerayla peşinde olurdum.
sen iyisi mi ayrıntılarını ver bana.
nasıl uyandığını değil, uyandığın anda ilk neyi gördüğünü,
saatlerini nasıl geçirdiğini değil, uzaklara daldığın o birkaç dakikada ne düşündüğünü,
kaçmanı değil, gittiğin trenin vagonlarını,
pişmanlığını değil, heyecanlandığında parmaklarını sıkmanı,
yani demem o ki; sevişmelerini bırak, kıvrımlarını dinlemek istiyorum.
ben senden bir film değil, on filme sığamayacak bir replik istiyorum.
bana vazgeçmenin nedenlerini sıralamana  gerek yok, benim için yaşayacağın evin renkleri yeterli..
hayır lütfen bana tanıştığın insanlardan bahsetme,
bana tanıştığın insanların nasıl gülümsediklerinden bahset-
mesela onun diyorum,
sağa mı kıvrılırdı dudakları?
kirpikleri değer miydi seninkine?
"kaç damla yeterdi saçlarını ıslatmaya?"

diyelim bir tercih hakkın olsa yine İstanbul mu derdin?

siyah beyaz bir resim içinde yer alsan kimsesizliğini hisseder miydin?
çekinme söyle, kaç kere aşık oldun sahip olamayacağını bildiğin kadınlara ?

sırlarını anlat bana-

kendininkini, bir diğerininkini...
bana yalvarırım ayrıntılarını ver!
hadi eteğindeki taşların hepsini Beyoğlu'nun gizli sokaklarına yavaşça dökelim.
başkalarının kuramayacağı büyük cümleleri kuralım.
beraber keşfedilmemiş bir dili, yeni bir kıta bulmuşcasına korkarak ama bir o kadar da hevesli keşfedelim.
sen anlat, ben yazıyorum.
başkalarıyla konuştuğuma bakma,
seni elbette dinliyorum.
efendim ne mırıldandın?
yıl 2008'di değil mi?
kaç şişe dururdu önünde, kaçı bitmişti?
rüzgar poyraz mıydı?
neydi o kıyının ismi?

her insan yeni bir sayfa,
korkma seni de dinliyorum.
bana yalvarırım ayrıntılarını ver!
romanımın sonuna gittikçe yaklaşıyorum.

Esra Uçar

27 Nisan 2014

deneme bir ki

Nefesini tut-
Bugün, dün, uyku, rakı, anne, dost, kahkaha, İstanbul, bulut, özlem, temmuz, kahve, sevi, deniz, kitap, huzur, koku, asaf, şiddet, yeşil, dünya, süreya, hikaye, beyaz, vapur, kardeş, mesafe, sinatra, şarap, londra, kadın, güneş, elma, yelken, sanat, tanrı, çay, sokak, güzel, boyun, gelecek, tutku, fırtına, kabus, dudak, müzik
-nefes,
lacivert
lacivert
lacivert

Şimdi bırakabilirsin.

11 Nisan 2014

Bir Emre Hikayesi

Geçen gün okula giderken Dolapdere'de ışıklarda bekleyen bir dilenci çocukla tanıştım.En çok 10 yaşında, kardeşiyle beraber ışıklarda duran arabalara gidip selpak satmaya çalışıyorlar.Ne zaman gitsem orada. Biliyorum dilencilere para verilmemeli ve evet tabii onlar için hiç iyi bir şey değil,sağlıklı değil; farkındayım ama Emre'yi görseniz (evet adının Emre olduğuna eminim) tüm bu bildiğiniz sosyolojik cümleler, gazetelerde okuduğumuz haberler aklınızdan uçup gider. Muhtemelen eline bile geçmiyor verdiğim para, belki dolaylı yoldan büyük kötülükler yapıyorum ona ama kafamı çevirip varlığını reddedeceğim bir gülümseme değil Emreninki...

İki üç hafta önce taksiyle kırmızı ışık beklerken camıma geldi; ben de normal hayat akışında herkes gibi- dilenci çocuk  yanıma gelince kafasını çevirip telefonumla uğraşmaya başlayan kitlenin bir üyesiyimdir ama o sabah yapamadım. Geldi kocaman gözleriyle :
"Selpak alır mısın abla?" dedi. O kadar sıcakkanlı ki hayır diyemedim. İyiki de dememişim.

Önce "şu ilerki okula mı gidiyorsun dedi elimdeki kitaplara bakıp", "evet sen kaçıncı sınıftasın" dedim sonra da yanlış bir soru sormuşum gibi sesim titredi, rencide etmişim gibi hissettim- "üçüncü sınıf" dedi. Ben de sorgulamadan "Ne güzel, yanındakinin kardeşin mi?" diye sordum
"Evet abla" dedi. Şiveli Türkçesiyle ismimi sordu "Esra" dememle yeşil ışık yandı araba hareket etmeye başladı, biz de el salladık birbirimize.
O ilk günkü konuşmadan sonra artık ne zaman okula taksiyle gitsem durdurup iki üç cümle etmeden gitmiyorum. Shuttle'la giderken durmanın pek mümkünatı yok ama o zamanlarda da gözlerim her seferinde arıyor.
Ben arabayi durduruyorum el sallıyorum, o da koşarak geliyor.
Bir de görseniz her gün heyecanlı bir şey anlatıp, cümlenin sonuna da "inanamazsın Esra Abla" diyor.
Yalvarmıyor öyle para için.
Kendini acındırmıyor.
"Allah sevdiğine kavuştursun" cümleleri de kurmuyor.
Emre yalnızca gülümsüyor ve sabahımı mutlu ediyor. Artık neredeyse bir ritüelimiz haline geldiğinden dün göremeyince endişelendim. Neyseki bugün de oradaydı. Bir iki lira para için o elindeki selpaklardan vermek için nasıl da mücadele ediyor görseniz... Gururlu bir çocuk Emre; kardeşine de sahip çıkıyor "Dikkat et!" diye bağırıyor "kırmızı yanmadan yolun ortasına geçme oğlum ezileceksin!" Bana da yalnızca onun bu abi tavırlarını, büyümüş de küçülmüş halini hayranlıkla izlemek kalıyor. Çocuklara büyüklerden çok daha fazla saygı duyduğum gerçeği bir yana Emre'nin hakikaten hayatta benden çok tecrübeli olduğunu düşünüyorum. Bir ışık var onda ama öyle "star ışığı" değil, "adam olacak" ışığı .
Elinde ayaklarında hep is lekeleri var ama inanın bana en son ne zaman o kadar temiz bir yüz gördüğümü hatırlamıyorum.
Her seferinde de birbirinden ayrı taksiciler kızıyor bana, "Yüz verme şunlara hanımkız, bunların ciğerini bilirim ben. Bizim gibi insanlardan para almak için her şeyi yapar bunlar." Birbirini tanımayan onca adamın aynı cümleleri kurmasını izliyorum adeta bir deney gibi. O kadar dışlamışız ki sokaktakileri, farkında olmadan "biz" diye bir grup oluşturmuşuz.
Sinirleniyorum da, cevap vermiyorum; sakince gülümsüyorum.

Emre'ye gelince, ne zaman konuşsak yakınıyor İstanbul'dan- son zamanlardaki değişiminden, "Her yerde Suriyeliler var Esra abla, dikkat et Dolapdere'de kendine"
Kendince de beni koruyor yavrum.

Aklınızdan geçeni biliyorum;
Belki beni kandırıyor, belki tamamen iki üç lira için bunca yazdığım şey. Kötü olasılıklar bir kenara, inanın bana, bazen günümün en güzel olayının Emre'ye verdiğim iki liradan sonra gülümsemesi olduğunu hatırladıkça iyi ki verdim diyorum.

Ne kadar yakın ama uzağız sokaktakilere. Bir sokak kedisi gördüğümüzde daha sıcak bakıyoruz, eve götüresimiz geliyor. Ama eğer gördüğümüz bir sokak çocuğu ise, elbet bize zarar vermek ister ya(!) hemen uzaklaşıyoruz, telefonlarımıza dalıyoruz- varlıklarını reddediyoruz.
Çocukların bize katacağı ne çok şey olduğunu unutuyoruz.
Onların bize olduğu kadar bizim de onlara ihtiyacımız var özellikle en büyük dertleri perşembe gecesi hangi kıyafeti giysem derdi olan insanlarla çevremiz sarılıyken..
Belki  onlar gibi karnımızı doyurmak için ihtiyaç duyuyor değiliz ama hangimiz içimizde boşluk olmadığını söyleyecek kadar ruhani tatmine ulaştığını düşünüyor ki?

Gerçek hayat pembe gözlükler değil, alınan 1500 dolarlık topuklu ayakkabılar değil, gecelere harcanan olağanüstü paralar değil, "abi dün bir takıldık var ya uçmuşuz" cümleleri de değil.
Gerçek hayat, her seferinde koşarak günaydın diyen, iki lira verdim diye selpakı elime tutuşturmak için mücadele eden Emre.

Umarım yarın ve sonraki günlerde de sabah okula giderken Emre'nin o şiveli Türkçesiyle kardeşine "dikkat et!" diye bağırmasını duyarım. Hala içimizde böyle sıcak gülümsemeleri olan insanlar olduğunu bilmek yarına uyanma sebebi.

Esra Uçar

3 Nisan 2014

Başka

Hayatınızda diyorum,
En çok tanıdığınızı düşündüğünüz insana
Aşina olamadığınız o bir gün gelir.
Bilirsiniz bir başkadır ses tonu
Ve elbet gülüşü.
Aranızdaki sessizlik değişmiştir.
Bir insanın sessizliği değişir mi?
Tabii değişir.
Asıl o değişir.
Bugün o günlerden birindeyiz, bir Mart sabahı-
Aklımda benimkinin iki dizesi
"Bıraksalar gökyüzü kendini ikiye bölecekti; çünkü iki kişiydik"
Biz de telaşsız,
Görüyoruz ama görüşmüyoruz.
Konuşuyoruz ama pek sakin.
Ben cümlenin başını unutuyorum
Sen de sonunu dinlememiş oluyorsun.
Çekiniyoruz.
Birbirimizden değil, son geçirdiğimiz Eylül'den çekiniyoruz.
Koca bir mevsimi kandırmışız gibi hissediyoruz.
Bir hayatı hiç yaşamamış sayarak
"Nasılsın?"
Sanki bilmiyorsun dünümü-yarınımı
"İyiyim"
Sanki bilmiyorum aklında olanı.
"Görüşürüz."
Sanki tenime uyanmamışsın.
"Görüşürüz"
Sanki huzuru biz yaratmamışız.

Bir insanın sesi değişir, kokusu değişir, sessizliği pekâla değişir ama inanmam ki,
sen,
sabah uyandığında,
hele bir de beyaza uyanmışsan,
hele özellikle güneşli pazarlardansa,
Notlarım içinde bulunan kitapların yatağının başındayken,
Gözünü kapadığında,
Beni yanında bulamayasın.

Esra Uçar
Mart 2014