iki eşittir bire

"Nous sommes nos choix."

"A non-writing writer is a monster courting insanity."

"Uçurumlar birleştirir yüksek tepeleri."

"...küçük zamanlar birikti, büyük şeyleri ezip geçti. "Bu baskılara, bu sertliğe dayanamam" diyordum; zamanla her şey yumuşadı. Düşünceler insanın canını acıtmıyor; biraz sersemletiyor o kadar. Şiddet değil, süreklilik insanı yıkıyor."

29 Aralık 2013

Kendini bilmezcilik

-Dünya senin çevrende dönmüyor kendini merkezde sanma tamam mı?

İlk duyduğum an alışılagelmiş bir cümle olduğundan "evet ya..."desem de biraz sonra içime sinmiyor bu cevabım.Düşünmeye başlıyorum- ve bir saatin sonunda şunda karar kılıyorum ki, yanılıyorsun tatlım. 
Dünya hakikaten, gerçekten, inan ki benim çevremde dönüyor.
Bana kontrol manyağı diyebilirsiniz, zamana hükmettiğimi söylediğimde gülüp geçmiş de olabilirsiniz ama ne şanslıyım ki dünya evet evet koskocaman- güneşin etrafında dönen- kendine ait uydusu bulunan gezegen tam olarak benim etrafımda dönüyor.  
Çünkü gece ben uyuduğumda gelir.
Gün ben uyandığımda doğar. 
Soğuk ben üşüdüğümde vardır.
İnsan bulmak istediğimde ortaya çıkar.
Dünya ben öldüğümde durur.

Şuan saatinizi beş saat geri alsanız, tarihi de 100 yıl ileri ve gününüzü buna göre yaşasanız, kim size yaşamıyorsunuz diyebilir ki?

Tüm dünyevi düzenlerden arınmışken, zorunluluklardan kurtulmuşken- kafesinizin kapılarını ardına kadar açtığınızda-

dünya sizin etrafınızda döner..

Esra Uçar

22 Aralık 2013

İki kişi bir sırra çok

Sana öyle bir sır söyleyeceğim ki, cümlemi bitirdiğim anda çevrendeki her şey teker teker şekil değiştirmeye başlayacak. Öyle bir sır ki bu, geceleri "Nasıl olabilir ki,olamaz böyle şey!" diyeceksin.
Kendi bakış açını kenara bırakıp üçüncü göz gibi bakacaksın anlatılan her şeye.
Tanrıcılık oynamaya başlayacaksın.
Birine söylememen gerek ya, cümlenin tüm kelimelerini ezberlemeye çalışacaksın ama basit basit değil gözünde büyüyecek bu olay; bir labirentte gezermişcesine, ince ince, sonradan bulma umuduyla arkanda işaretler bırakarak düşüneceksin.
Sana söylediğim için de öyle bir gurur duyacaksın ki kendinden; hatta biraz da böbürlenerek, istesen kitleleri oynatabileceğini düşüneceksin.Güçlü hissedeceksin. Bu verdiğim sırla kendini diğerlerinden üstün görme aptallığını yapacaksın.
Üç dakika önce ortada olmayan kendine güvenin bile yerine gelecek belki. Aynada şeytani gülümsemeler yapacaksın.
Başkasının sana güvenmesini, kendinde olan bir meziyet adlediceksin.
En komiği de saklamak için başka hiçbir şeye vermediğin çabayı vereceksin. Biri yanında konuştuğunda asla bilmediğin bir konu olsa dahi biliyormuş gibi, aynada çalıştığın o şeytani gülümsemelerden biriyle cevap vereceksin,
küstahlaşacaksın.

Nefes alış verişlerin uzayacak, bir bakmışssın artık daha sessiz bir insan olmuşsun. Kilo aldığını hissedeceksin-tartılarda gözükmese de içine bir ağırlık çökecek- hani demek istediğim şöyle ki,
yaşlanacaksın.

Günlüğüne yazarken bile biri okur diye düşünüp karalayacaksın. Bir vakit sonra içselleştirip- kendi yarattığın bir hikaye olacak aklında, bu sırrı bilfiil yaşamışsın gibi hissedeceksin. Hiç tanımadığın, hatta aynı dili bile konuşmadığın bir insana anlatmaya kalktığında özneleri değiştirip mekanı değiştirip ama asla yaşamış olduğun gerçeğini atlamadan bahsedeceksin bu sırdan.

Kim büyük sır öğrenmişse kendini önemli hisseder, aslında bilmez ki insan bir lanet çeşididir sır bilmek.
"Endişelenme bu sır senin ve benim aramda sonsuza kadar kalacak."
Ne de komik bir öge topluluğu.
Ne söyleyen inanır ne de söylediği... Bir saatlerde bir yerlerde fısıltıyla söylenen bu cümle, düşünceden kelimelere dönüştüğü an -dünyada yaşayan her insanoğlu tarafından bilinir ki- aynı zamanda binlercesi tarafından duyulmuştur. Eğer duyulmamışsa, bu söylenenin ağzısıkılığından ötürü değil; söyleninenin işe yaramaz bilgi yığını oluşundandır.

Şimdi sakince kendini bana bırak, yok yok oturma; uzan şöyle.
Kollarını gevşek bırak.
Göğsündeki ağırlığı kaldır.
Önemli bir şey olduğu yok ya canım.
Bir sen ve bir ben varız odada.
Şu bembeyaz odada.
Nefes alış-verişlerini duymak istiyorum. Derin derin...
Çıkar üstünü- kıyafetler fazlalık yapıyor üstünde- kendini bir şey sanıyorsun.
En olmaz halinle, en kırılgan halinle dur şurada-
Bu sırla birlikte yeni bir insan olacaksın nasılsa.

"Raskolnikov  yaşlı kadını hiç öldürmedi."

Hikayeyi düşünmene gerek yok, karakterleri de takma kafana.
Çıkıyorum şimdi odadan.
Hızlıca kalkma başın dönmesin.
Şurada, az ilerde bir ayna var...
İstersen, yani,belki, lazım olursa eğer...

Esra Uçar

16 Kasım 2013

Dmitry Ligay


"Human beings in a mob
whats a mob to a king
whats a king to a god.
whats a god to a non-believer who don't believe in anything"

10 Kasım 2013

İnsan görmediği insanı da özler.

Seni hayatında bir kez bile görmemiş, sesini duymamış bir insan olarak;
Ölümünün üzerinden 75 sene geçmesine rağmen,
İfade özgürlüğünü her daim kullanıp, dilimden düşürmezken sana kötü bir cümle kurulunca şahsıma hakaret sayıyorum;
Tanımasam da seni,
"yapmışsa bir bildiği vardır" diyebiliyorum.
Kemalist demiyorum kendime;
Politikalardan arınmış bir duygu bu. 
Tarih sevgisinden, vefadan, saygıdan başka şey bu. 

Saat 9'u 10 geçerken çiftçisi, patronu, artisti, boyacısı, kapıcısı, öğretmeni, terzisi, çocuğu, yaşlısı, solcusu, ülkücüsü, kürdü, lazı, çerkesi ayaktaysa eğer;
sana ölmüş demek zoruma gidiyor.

Kendimi bildim bileli her 10 Kasım'da gözleri dolan bir insan olarak,
Unutturmaya çalışanlara inat,
Cumhuriyetin ilelebet payidar kalması için,

"Gösterdiğin hedefe durmadan yürüyeceğime and içerim."

Esra Uçar


17 Ekim 2013

İlkin

...
kaçırdım ama şöyle de söylenebilir
şiirin bütün geçmişinin dışında
önceden açıklanan her şeyin dışında
örneğin en sıcak ülkelerin yazında
en soğukların kışında
yanarım üşürüm berbat olurum
hiç bir şeye yaramam
ama yinede seni severim
o zaman sen de beni sev
evet 

Turgut Uyar


11.12.2012- 

7 Ekim 2013

Cemal Süreya'ya sitem





9 Ocak 2013

Sevgili Cemal,

Geldiler bana Cemal Süreya ölmüş bugün, yıldönümüymüş dediler.
Umursamadım, sakin ol sen de umursama saat yeni 12'yi geçti bütün içkiler şarap nasılsa.
Ne yaptın görüşmeyeli? Bu gece kulağıma söylediğin o ilk cümleyi hatırladım
"Çocuksun sen, sesindeki tipiye tutulduğum"
Ah! Kaç sene olmuş...
Her şeyden biraz biraz öğrettin sen bana,
Neyse ki fazlaya da kaçmadın;
Mâlum "Fazla şiirden öldü Edip Cansever"
Sen onun gibi olmadın.

Açık saçıktı bazı cümlelerin, yataklardan duvarlara, e tabii diğer odalara geçti kelimelerin.
"Evime götürdüm yatağımda, Kasığından öptüm seni"
Bazen de alay ettin o tutkunla
"Yataklar var konuşmak için, öpüşmek için telefon kulübeleri" , "Güzelsin sevgilim ama çok yakından."

Ama aslında senin "seni bir kere öpsem ikinin hatrı kalıyordu, iki kere öpsem üçün boynu bükük" diyeceğin kadar saftı, basitti, çocuksucaydı sevişlerin.

Bazen tam tersi karmakarışıktı şiirlerin. Noktalama işareti başta, büyük harf sondaydı...
Soyutluğu şekle büründürdün:
"Sen elisürencil, öyle bir laf varsa işte o- "
Bize de senin Türkçe'den bağımsız yarattığın özneye mâna yüklemek kaldı.

O en zor zamanda gitmek lazım, kaçmak lazım, yeter dediğimde kendinden emin ama kısık sesle:
"Gitmekle gidilmiyor ki.. Gitmekle gitmiş olmazsın; gönlün kalır, aklın kalır, anıların kalır..."dedin.
Haklıydın.

Bir çocukla tanıştım. İlk aşkım değildi tabii- son da olmaz muhtemelen yine de aşktır ya bakamadım yüzüne "Aşktın sen, kokundan bildim seni" diyebildim.
Sonra uzun uzak yollar girdi aramıza. Dönülmez anlar geldi. Seni de kattı bize. Senden bir cümle söyledi ve böylece sonu senli biten mektuplar başladı:

-"Uzaktan seviyorum seni, kokunu alamadan, boynuna sarılamadan, yüzüne dokunamadan, sadece seviyorum"

 -"Parmak uçlarıma hapsettim seni, dokunduğum her yerde seni hissediyorum, canım acıyor."

-"Bıraksalar gökyüzü kendini ikiye bölecekti. Çünkü iki kişiydik."

-"Bir adam görüyorum kalabalıkta. O adam işte sana benziyor. Ama nasıl da sana benziyor, binlerce adam kalabalıkta."

-"Ben atımı böyle dört sürüyorum ya, yetişmek için mi, bilmem, kaçmak için mi? Ya sen? Neden tehlike anlarında bunca hazırlıksız olma özeni."

-"İki kalp arasında en kısa yol, birbirine uzanmış ve zaman zaman. Ancak parmak uçlarıyla değebilen iki kol."

Şuan aklından geçeni biliyorum ama yok yok korkma, unutur muyum hiç İstanbul'unu. Saatler geçirdim onu duyarak, izleyerek.
Herkes bilmez İstanbul'a aşık olmanın ne demek olduğunu. İstanbul'a aşık olan insan, seçilmiş insandır. Cesaretli insandır. Sabırsızdır. Katlanamasa da gitmeye kıyamaz.
O yüzden birine "Gün geliyor bıkıyorum senden ama İstanbul'dan bıkmak gibi bir şey bu" derken iki kere düşünüyorum.

Kısa kesiyim, çok yazıp boş yazan insanları hiç sevmezsin, bilirim.
"Her ölüm- erken ölümdür, biliyorum Tanrım. Ama, ayrıca, aldığın şu hayat fena değildir üstü kalsın." demiştin ya, ben de ne zaman çok düşünüp uzun uzun cümle kursam aklıma senin bile öldüğün geliyor, hayat işte geçer diyorum.

Son olarak seni tanıyacak kadar şanslı insanların hepsinin yazdığın cümlelerden birine sahip olduğunu söylemek isterim. Herkes senden pay çıkarıyor kendine. Yağmur yağdığında, kuşlar göçtüğünde, İstanbul'u izlerken, yalnız bunun için sevseydik zamanlarında, yağmur yağdığında, eylül geldiğinde, saat on ikiyi geçtiğinde, "kim istemez mutlu olmayı, mutsuzluğa da var mısın" denilecek o zor zamanda, yağmur yağdığında, İstanbul'un bizi izlediği zamanlarda ama en çok yağmur yağdığında herkes kendine ait cümlesine sarılıyor.

Neyse ki öyle bir cümlen bana ait ki yada bir saniye, yanlış yazdım! Öyle bir cümlene aidim ki; ben yazdım diye kendine pay çıkarma. Zira benim okumam için gelmiş aklına. Mürekkebin kağıdı benim görmem için ıslatmış. Kağıtsa geçmişimi-geleceğimi bir cümlede toparlamam için ıslanmış...

"Seviş yolcu, büyük sözler söyle ve hemen ayrıl. Uçurumlar birleştirir yüksek tepeleri."
Teşekkürler Süreya'm

Sevgiyle,

Esra Uçar


14 Eylül 2013

günce


Üç saattir tepemdeki beyaz duvara bakıyorum, yataktan kalkamadım bugün. Dünyayı kurtaramadım desenize. Öyle boş bir gün ki, elime şans verseler zamanı durdurur bir süre sadece insanları izlerdim. Süregelmiş efsanelerden de yola çıkarsak tüm bu dünya emrimizdeyse eğer, bunu insanlık olarak nasıl kullandığımıza bakmak isterdim. En bilinen hikayeyi ele alıp iki insandan türediğimizi varsayarsak nasıl bu kadar insanlıktan çıkmış olabiliriz ki? Bilmemkaç bin yıllık geçmişte; küçük toplulukların-devletlerin savaşmadığı dönem yok. Şuan hayatımızda patlayan bombaların da bir barış belirtisi olduğunu eminim savunmuyorsunuzdur. İnsanlık olarak yarattıklarımıza dönüp bakıyorum; birileri hala açlıktan ölüyor, birileri aç kalmamak için öldürüyor ve biz de kendimize anlatılan hikayelerle bunların hiçbiri yaşanmıyor sayıp devam ediyoruz. Özgürlüğümüz varmış gibi hissediyoruz. Bir robot olmadığımız için şanslı sayıyoruz kendimizi de aslında kimi kandırıyoruz ki? Kim gerçekten seçme şansımız olduğunu söyleyebilir? Yöneldiğimiz her yol aslında bize dayatılmış hikayelerin etkisinde.
 Her arzu-yasak meyve aslında seçmemiz için orada. 
En çok güvendiğimiz cesaretimiz, bizi en kırılgan yaratık yapıyor aynı zamanda; zaaflarımızı yaratıyor. Zaaflarımız da duyduğuma göre, kim olduğumuzu gösteriyor. Cesaretimiz zaaflarımızı kontrol almaya çalışırken zerre işe yaramadığına göre, şuana kadar olan ve bundan sonra olacak hiçbir şey değişmeyecek. Pesimist yaklaştığımdan değil, insan doğası bunu gerektirdiğinden. Bazen kendini umarsızca inandığı şeye adamış olan budistlere özenmiyor değilim, turuncu da yakışırdı aslında. En azından böyle kendinden geçmiş inançlı insanlar dünya dengesini bozmuyor. Barışın geldiği, birey olarak "kaale" alındığımız bir dünya zamanı hiç olmayacak. Bu olacak diye oyalanacağız, hukuk diyecekler, gelişmiş ülke olalım, refah artsın diyecekler. Sonrasını da kimse bilmiyor. Hepimiz bir Norveç olduğunda ne olacak kimse bilmiyor. Bir ütopyadır gidiyor dünya. 
Bunlar yüzünden  hepimiz neyi sorun ediyorsak bırakmalıyız acilen. Evrende milyonlarca yaratık, dünyada milyarlar kadar insan varken; nasıl oluyor da kendimizde her şeyi kontrol edecek güç buluyoruz?

En iyisi şu yataktan kalkıp bir çay demlemek, bugün de dünyayı kurtaramayacağım desenize.

Esra Uçar

4 Mart 2013

7 Eylül 2013

Başkasının Gözünden VIII



"İnsanın kendini en savunmasız hissettiği an" demiştin... "doğduğu andır." Ben de sana saatlerce aksini ispat etmek için ne çok uğraşmıştım. Bence doğduğumuz an aynı zamanda en güçlü andır. Zira o günün önemi sadece sen olmuşsundur, ondan sonraki her sene o gün kutlanır, ve bu öyle bir gündür ki, uzunca süre herkesin aklında yer edinirsin. 
Aynı gün gözlerime bakıp bir de,  "Tekrar başlasam hayata, yine seni seçerdim" demiştin.

Her şey sana inanmam için oradaydı. Zaman ve mekan da çok uygundu aslında. Ama sorun şu ki ben sana daha önce hiç inanamadım;

inanmak istemediğimden değil, geçmiş yüzünden.


Şimdi ben kalkıp sana çok inanacağım, ama çok. 
Kimsenin bilmediği sırlarımı sana anlatacağım, beraber uzun uzak yollara gideceğiz, bize ait şarkılar olacak, mutluluklarımız, kavgalarımız, meşklerimiz, cümlelerimiz, bakışlarımız, bize ait yerler olacak. Sonra ben sana en kuytuda kalmış korkularımı anlatacağım. Kendimin bile bilmediği şeyler bileceksin benim hakkımda.
Öyle ki;
bir zaman sonra bakacağız ki benden çok ben olmuşsun, tabii bende senden çok sen olmuşum.
Peki sonra?
Bunun bir sonunun olmadığını anlıyorum bu gece.

Sonu olmayan bir yolda gidiyoruz ve inan gün gelecek gözlerimizi yeni güneşe açtığımızda artık eskisi gibi olmadığını fark edeceğiz. 

Hiçbir şeyin eskisi gibi olmadığını… 
Güneşin farklı doğduğu dikkatimizi çekecek, başka gülümsemeler bizi gülümsetecek, yatağımızın o gün soğuk olduğunu hissedeceğiz, monotonluk saracak bedenlerimizi. Belki başkalarına bile dalıp gideceğiz.
Ve kaçınılmaz gerçek; zamanla yabancılaşacağız.
Önce kendimize yabancılaşacağız,
ve sonra birbirimize,
önceleri "olur öyle arada" deyip günü geçireceğiz. Sonra gerçekten de sonraki yarınlarda uyanıp "yanlış bir şeyler var" diyeceğiz, aramızda gariplikler olacak. Masaya o gün senin istediğin sosu koymamış olacağım yada televizyon izlerken sarılmayacaksın bana. Bizim şarkımız çalarken dönüp birbirimizin içini ısıtmayacağız. Konuşmak isteyip sessizliği tercih edeceğiz, birbirimize söylemekten kaçınacağız, çünkü sesli söylenmeyen cümleler yoktur aslında. (yada biz böyle zannedeceğiz)

Bu girdap gün geçtikçe çekecek içine bizi..

Sonrası mı?
-bir şeyler garip değil mi bugünlerde, bana soğuk gibisin?
-yanlış bir şey yapmıyorum her zamanki gibiyim. Neden sorun yaratıyorsun?
-sorun falan yaratmıyorum artık eskisi gibi değiliz.

Çünkü asla eskisi gibi olamayacağız. Hayır, bunun sebebi ilişkimizin şu günlerde insanların kullandığı terimiyle "heyecanını" yada "elektriğini" kaybetmesinden değil. Yaşam tek bir kişiye adanmayacak kadar uzun.
Ve eğer kendi yaşamınız sizin sonsuzluğunuzsa (bu cümlemi tekrar tekrar oku sevgilim)

o ilk günkü his için her gün arayışta ol.


Kimseye kendinden çok güvenme; çünkü güven inanmayı gerektirir, inanç bağlılığı gerektirir, bağlılıksa savunmasızlığı.
Şuan doğan bebeklere özenmiyorum çünkü yaşama tekrar başlayamayacak kadar yoruldum.
En iyisi o gün orada karşılaştığımız yerlere gidip yeni bir sen bulmak.
İlkinde ne kadar zor olmuştu ki ikincisinde yanılayım. 
İnandığım tek şey; sen bu dünyada tek değilsin, özel de değilsin, aslında hiç özel olmadın.
Neden biliyor musun?
Çünkü seni ben var kıldım.

Esra Uçar
18.10.2010

5 Eylül 2013

Zhang jie



tut ki sen bir şiiri çok iyi yazsan
ya da çok iyi bir şiir yazsan
bir saatin aralıksız işleyişi
bir çocuğun bir sokak kedisini sevişi
bilmem ki sanki güzel bir akşam gibi
onun için her akşamı iyi yaşamalıyım
yani kıskanılan onu
demek istediğim hepsi
(Turgut Uyar'ın dizeleriyiz)

http://www.zhangjieart.com/

4 Eylül 2013

ismi olmayan gün


Kitaplarımda rastlardım size,
Cümlelerime yerleşirdiniz.
An gelse konuşamaz olsam
mimiklerimden anlayabilirdiniz.
Ben şimdi bir yerdeyim,
ben şimdi bir anda.
Anlatsam sesim kısılır,
yağmur damlası havada kalır,
evlerin ışıkları söner,
öpüşür iki sevgili.

Ben şimdi bir yerdeyim,
ben şimdi o anda.
Müziğimi dinler misiniz demek isterdim
Koşar mısınız benimle
Sevişir miyiz denizlerde
Renklere dokunmak istiyorum sizinle
Eğer müsaade ederseniz!
susmak istiyorum sizde.

Nasıl ki hayat sudan başlar,
ve ağlar insanlar mutluluktan 
Tam da o an,
bilirsiniz her an geçicidir.

Saklayın o yüzden damlalarınızı,
Saati geldiğinde anlar karışır an(ı)lara
o yağmur damlası düşer yere,
kapar kapıyı sevgili,
karşıdan yürür kızıl kadın,
bir  yerlerde saat on ikiyi geçmiştir
açılır gömleğin düğmeleri-

sizinle tanışmadığıma çok memnun oldum.

Esra Uçar

Eylül 2013

1 Eylül 2013

Sis

İki şehri var gecenin, biri gözümde tütüyor, 
birinin dumanı üstünde yağmur gibi çöken siste, 
bana bu uykusuz şehri niye bıraktın
göze alamadığım bir şehrin yerine, bütün şehirlerdesin.
gece değil istediğin hayli karanlık!
bakışlı bir şehrin gözleriyle çarpışmak hevesindesin! 

Gözlerini anlıyorum henüz bağışlayabileceği gözleriyle çarpışmadı kimsenin;
gözlerimizi uzaklıklar değil ki yalnız
göze alamadığımız yakınlıklar da acıtır.
ve gözleri ancak gözler bağışlayabilir,
öyle acıyor ki gözlerim kim bağışlayacak,
sis değil, uykusuzluk değil, iki uzak şehir gibi ayrılıktan kavuşmuyor gözlerim:
Biri hepimizle gözgöze gibi hala uykusuz,
biri sis içinde kirpiklerine kadar açık,
bu sessizliği kim bıraktıysa göremiyorum.
konuşkan gözlerinde tek sözcük bile,
gözlerimiz birbirine değmiyor gecenin iki şehrinde

Kimsenin kimseye gözü değmiyorsa şiir niye?


Haydar Ergülen 

16 Ağustos 2013

Ben gülüyor muyum? -Kris Lewis


Life Boat
 


Rose Zephyr
 Kris Lewis

Şu üstteki ikisine bayılıyorum, ama adamın en sevdiğim tablosu;

Annunciation
annunciation

28 Temmuz 2013

Oregon çayı

Kafe… Masada oturuyorum… Bir kız girdi kafeden içeri… Başım önde bir şeyler karalıyorum. Bakmadım, görmedim, sesini duyuyorum. “Ben bir oregon çayı alıcam” diye seslendi hafifçe. Oregon çayı almak için gelen bir kızdı sadece o. Baktığım zaman başka anlamlar eklenecekti. Onu gördüğüm zaman, ‘oregon çayı isteyen bir kız’dan çok daha fazlası ya da çoğunlukla olduğu gibi çok daha azı olacaktı. Aslında en çok şeye gebe olduğu hali en az bildiğim, en az gördüğüm hali. Az bilgi çok hayal demek. Bir keresinde bir kız görmüştüm; takma ismi vardı. Yani ismini takma bir diş gibi su dolu bir bardağa bırakabilirdi eve gittiğinde. Dans ediyordu… Üstünde zamanla uyumsuz tüllü bir elbise vardı. Onun imgesi, rüyalarımın, hayallerimin, geçmişimin, şimdimin ve geleceğimin; korkularımın ve de ümitlerimin imgeleriyle birleşince çok büyük bir şeye dönüşmüştü. Aşk değil, hüzün dolu bir şeye. Çok sarhoştum. Paris’ten gelen arkadaşım vardı yanımda. Kızı sonra yine görmek istedim. Gördüm de. Ama kafamda yazdığım şeyler, beni de kapsıyordu. O ise, sadece kendini içeriyordu. Gerçek her şeyi azalttı. Hayallerim gitti, geriye o kaldı. Oysa o kendi hayalleriyle, ben de kendiminkilerle daha fazlaydık. Aslında her tanışma, her karşındakini öğrenme azaltıyor bir şeyleri.
İşte, oregon çayı isteyen kız, masamın tam önünde durdu. Başım öne eğik olduğu için paltosunun altından bacaklarını görüyorum. Çiçekli, siyah çorapları var. O artık ‘oregon çayı isteyen; çiçekli, siyah çorapları olan kız’. Oysa ona dair hayallerim, azalıyor her gördüğüm şeyle.
Caddeye, yaklaşan seçimdeki bir adayın bez afişini asıyorlar. Makyajlı, fondötenli ve bol rötuşlu, kırmızı kravatlı bir adamın portresi. O da hayallere seslenmek için kendini bir maskenin arkasına gizlemiş, ama evde altı kösele terlikleriyle oturan halini görmeden edemiyorum sırıtan dişlerinin arasından. Ağzının içinden koca bir hayatı görebiliyorum, çünkü orayı saklamayı unutmuşlar sanırım.
Aslında, birisine ilk gördüğümüz anda aşık olma olasılığımız çok daha fazla; henüz bilgiye bulaşmadan yüzü, elleri, ayakları, ağzı, kokusu, sıcaklığı… Bu hali, tüm hayallerimizi, umutlarımızı ve beklentilerimizi karşılamaya çok uygun çünkü. Tanıdıkça anlıyoruz, onun O olmadığını. Belki en iyisi olmayan birine aşk.
Oysa çiçekli çoraplarının olması içimdeki bir şeylere dokunuyor. Hayallerime çengel atıyor. Çorap ve çiçek kelimelerinin işaret ettiği belki binlerce yerim kıpırdıyor. Ve o, binlerce yerimin açıldığı pencereleri, rüzgarıyla tek tek kıpırdatıyor. Açılan pencerelerden içime dolan güneşi, rüzgarı, yağmuru zaptedemem artık.
Ömrümün geri kalan kısmını bu hayale adayabilirim. Her gece çiçekli çorabı olan bir kızı hayal edip, sadece Oregon çayı içebilirim her gece onu düşünerek. Hatta onun peşinden Oregon’a gidebilir, evi çiçekli kadın çoraplarıyla doldurabilirim. Herkesin delilik dediği bir tutkuyla yaşayabilir, hayallerimi sığdıramadığım bir kafayla uçabilirim. Başka hiçbir kadını arzu etmeyebilir, onun hiç bilmediğim yüzünü, bulduğum tüm kağıtlara çizebilir, ona dair –sadece ona dair- bir roman yazabilirim. Dillere destan bir deliliğin kahramanı olabilirim…
Öyle yapmıyorum. Sıradan ve beklenir olanı; akıllıca olanı, herkesin onaylayacağı şeyi yapıyorum. Kafamı kaldırıp, geri kalan kısmına bakıyorum. Neyin mi? Hem onun hem de hayatımın geri kalan kısmına. Normalliği seçiyorum, gerçeği seçiyorum. Bütün sıkıcılığıyla resmin bütününe bakıyor, aşka düşmekten kurtuluyorum. Bilmemenin verdiği acıdan, aşktan ve delilikten kurtuluyorum böylece. Bilmeyi ve bilmenin verdiği sıkıcı güveni kuşanıyorum üstüme.
Neyse ki hayat var. Geri kalanını asla göremediğim hayat… Hala delilik umudunu içinde taşıyan bir belirsizlik olmayı sürdüren hayat…
cem mumcu

Osho

“If you love a flower, don’t pick it up.
Because if you pick it up it dies and it ceases to be what you love.
So if you love a flower, let it be.
Love is not about possession.
Love is about appreciation.”

Osho

20 Temmuz 2013

Song for a friend


Song for a friend şarkısına yeni bi bölüm eklemiş mr.a-z
Daha da güzel olmuş

"It would take incredible effort to say with both these hands 
how many opportunities were taken out of them
I know you want out again
Don't beat yourself up be your own best friend, and
Give credit where credit is due
It's so nice to be acclimed with you
And remember whatever your mind can do
Someone else's might see the other side of that truth
Coz I'm devoted to the people there's-a many more faces
Deeper than geographical borders and races
Everybody shows up much diff'rent in places
Everybody got there own flaws and their own graces
Face the music, dance feeling shameless.
Forget fortune, fuck being famous.
Hold you're own and remember what your name is.
Be yourself, everyone else is taken."


Jason Mraz 19 Temmuz 2013 İstanbul

Ve Bucket List'imden bir madde daha silinmiş oldu 19 Temmuz 2013 itibariyle.
Ben her yıl başka bir diziye, müziğe, filme sarar ve onların içinde olduğu yazılar yada fotoğraflar paylaşırım koca sosyal medyamda ama  jason  2007'den beri bir istisna olarak her zaman dinlediğim, cümleler yazdığım adam oldu. Bu yüzden tanışmam beklenen şeydi ve tanışmamla beraber pau gasol'le tanışmamdan sonra pastayı ne dilekle üflersem gerçek olur argümanımın da bir tane daha kanıtı olmuş oldu.

Hayatımda gittiğim en güzel konser, jason mraz dünyadaki en sevimli insandı.
Tanıştığımda o sanki yıllardır tanışıyormuşuz gülüşü, buradan çıkınca içmeye bakışıyla dünyanın en doğal ünlüsü ilan ediyorum kendisini.

08.09.10 Pau Gasol
19.07.13 Jason Mraz
Herhalde artık kimse dreams are my reality dediğim zaman şaşırmaz.

Konserde geziparkıyla ilgili bir sürü şey söyledi. Zaten adamın kendisi biraz daha uğraşsa doğayla bütün bir yaşantı gerçekleştireceği için beklenmeyen bir şey değildi.
Bella luna söylemedi, details in the fabric söylemedi, life is wonderful söylemedi
ama hayatımda en çok sevdiğim şarkıyı, song for a friend'i söylediği için umrumda değil. Dünyanın en güzel konseriydi.Bıraksalar saatlerce dinlerdim.

 "Just know wherever you go, you can always come back İstanbul."

17 Temmuz 2013

Quote of the day



Sometimes the expected simply pales in comparison to the unexpected. You gotta wonder why we cling to our expectations, because the expected is just what keeps us steady, standing . . . still. The expected's just the beginning. The unexpected is what changes our lives.

- Meredith

9 Haziran 2013

"O yoldan gitme, polis var!"

Muhtemelen şu zamana kadar onlarca gezi park yazısı okudunuz, yüzlerce fotoğraf gördünüz-video izlediniz. Hepinizin kalkıp "eylem süresince şu yapılan çok yerindeydi ama şu da yanlıştı yahu" dediği şeyler oldu. Toplum olarak hepimizi geren, kanımızı donduran takım elbiseli adam açıklamalarını izledik her zamanki gibi.Hatta bazen bu bile olmadı televizyonlarımızda, zira penguenler yer aldı ekranlarımızda.
En çok "bu direniş sonucu, neler olacak" soruları dolanır oldu etrafımızda. 80 jenerasyonu geçmişi göz önüne alıp korkarak yaklaştı olaylara aman ilk kurşun atılmasın dediler; bizler, 90 jenerasyonu ise ilk defa hayatımızda gördüğümüz bu hengame için bir çocuk cesaretiyle korkusuzca yazdık, çizdik, bağırdık.

Peki derdimiz neydi, sadece gezi parkı için mi bunca insan sokaklarda günlerdir uyumuyor?

Açıkçası gezi parkı, bundan iki ay önce kimsenin uğramadığı bir yerdi. Hiç duymadım ki şunca zamandır "hadi gezi parkına gidelim oturalım, ne güzel de mekandır" diyen bir grup. Hatta bazen taksim dönüşlerinde eve giderken ne kadar sessiz bir park diye aramızda konuştuğumuz bir alandı.
Direnişin ilk gününde insanların o alan için küçük bir kalabalıkla protesto etmesi hiçbirimizin şaşırmayacağı şeydi.Zira ne zaman taksime gitseniz aynı gün içinde üçten çok protesto görmek çok alışılagelmiş bir durumdur biz İstanbullular için.

TC kaldırılmasın!
Kadın haklarına saygı!
Kürtlere eşitlik!
Gay ve Lezbiyenlere hak!
Çerkes soykırımını unutma!
Hrant Dink!
Onlarca protestoyu aynı anda görebilirdik taksimde..
On yıl önce de bu böyleydi, şimdi de görüyoruz. Değişen şey bu değildi.
Değişen, on yıldır Türkiye'nin başında bulunan hükümetin en ufak bile zıt görüşe katlanamıyor olması ve işlemleriyle bireyleri adeta çizgi hizasına getirmek isteyen bir tutum sergilemesi. Asıl sorunumuz, hükümetin bizi koyundan başka bir canlı olarak görmemesi ve "Demokrasi" kelimesini ağızdan düşürmeyen bir başbakanın yaptığı eylemlerin bir diktatörden farklı olmayışıdır.

Bunu sadece gezipark eylemcileri için demiyorum. Ülke içinde aşırı sağ görüşte olman, aşırı sol görüşte olman, aşırı fanatik Beşiktaşlı olman yani her şeyin aşırısı bir tehdit olarak görülüyor ve derhal tedbirler alınıyor, yasalar çıkarılıyor, bu doğrultuda yargıda kararlar görülüyor; kamuoyu bunlara yönelik oluşturuluyor. Yani sana açık açık:
"Sen istersen yirmi milyon ol, burada benim borum öter şekerim" diyorlar.
Ben mi yanlış biliyorum yoksa başbakan çoğunluğu temsil ettiği zaman diğerlerinin başbakanı olmaktan çekilme hakkına mı sahip?
Aklım almıyor hangi ülkenin başbakanı milyonları sokağa dökeriz der. Kimin gücünü kime karşı kullanıyorsun demezler mi?

Başbakana olan bu bitmek tükenmek bilmeyen cümlelerim bir yana, bu sıralar en çok duyduğumuz cümlelerden birini nasıl garipsiyorum bundan bahsedeceğim:
 "Ben apolitik bir insandım, hayatım boyunca hiçbir eyleme katılmadım, siyasi parti desteklemedim.Ancak gezi parkı olayına sessiz de kalamadım" 

Ben bu cümleye katılmıyorum çünkü hiçbir siyasi grubu desteklememek bile kendi içinde bir siyasettir ve her insan hayatında kendi bakış açısına göre kendi farkına vardığında bir siyaset benimser. Bu illa ekonomi düzenleriyle, sınıfların mücadelesiyle, geçmişte yaşanan olaylara inatla hırsla ilgili olmak zorunda değil. Sen hayvan haklarını savunuyorsan dahi, o ağaçlar kesilmesin diyorsan dahi bir politik görüş içindesindir.
1 Mayıs'ın taksimde kutlanmaması,19 Mayıs yürüyüşüne izin verilmemesi, TC'nin kaldırılması konusu, Alkol yasası, 4+4+4 eğitim reformu, Atatürk'e ayyaş denmesi ve silinmeye çalışması, Kürtajın yasaklanması konusu bunların hepsine veya hiçbirine katılmıyor olabiliriz. Bazıları bizi çok ilgilendiriyordur; bazıları ise hayatımızda yeri olmayan konulardır.
Yaşanan gelişmelere tepkisiz kalmak, iki üç arkadaşımızla beraber laf arasında hararetle geçirmemiz, etkin olmayacağını düşündüğümüzden düşündüğümüz onca şeye ket vurup kendi içimize dönüşümüz, bugün gezi parkı direnişinde o bastırılmış cümlelerimizi açığa çıkardı.
Binlerce insan söylemek istedikleri bir platform olduğunu gördüğü için, artık kısıtlanmaya katlanamadığı için sokaklara döküldü. Çünkü maalesef ne eğitim sistemimiz, ne ailelerimiz ne de başından kalkamadığımız teknolojimiz bu alanı bize yarattı. 

Ve şimdi,
Günlerce biber gazı yiyen insanlar, coplanan insanlar hatta ölen insanlardan konuşuyoruz.
Televizyona devleti temsilen birileri çıksın da bizi avutacak bir şeyler desin diye bekliyoruz.
Topçu kışlası yapılır ya da yapılmaz, onun içine alışveriş alanları konabilir yada konmaz bence şu saatte tartıştığımız şeyler bunların hepsinin ötesine geçti.
Medya sussa da, gazeteler  çarpıtsa da, Avrupa Birliğine girmeyi her şeyden çok önemseyen insanlar kendilerini kaybetse de gerçek olan bir şey var ki, her akşam saat 9'da apartmanımdaki 60 yaşındaki teyze çekiçle tencereye vurarak kendini tatmin ediyor.
Dün gezi parka gittiğimde karşılaştığım manzara dünyanın en demokratik, medeni, eğlenceli, bol gülmeli-danslı yeriydi. Ama bir yandan bu bir çözüm mü bunu düşünüyorum. Çadırlarda yaşayan insanlar, sloganlar atan insanlar ne güzel! Ancak demokrasi diye inadımız varsa eğer ki, artık harekete geçecek bir şeyler yapmamız gerek. Sivil toplum örgütlerinin durmaksızın harekete geçmesi, kamuoyu oluşturulması gerek.

Gezi parkı ülkemizde bundan sonraki jenerasyonlara gururla anlatacağımız bir sivil bir direniş örneğidir.
Silahla, zararla, tehtidle, kuvvet kullanarak değil; kitap okuyarak, çiçek vererek, şarkı söyleyerek, bağırırcasına şarkı söyleyerek inadımızdan vazgeçmeyince istediğimizin olabileceğini gösteren bir direniş olmuştur.

Sizin hayatınızda isminizin önüne koyduğunuz etiketinizi bir yana bırakarak yer alabileceğiniz bir eylem olmuştur.Ben bir 90 jenerasyonu çocuğu olarak; şuan duvarlarda yazan sanal bebek cümlelerinin, gta şakalarının, fight club kurallarına bakıyorum da, polise karşı bu eylemde orantısız zeka kullanımı hakikaten söz konusu. Yazık...

Not: Şu bir haftadan sonra gönül rahatlığıyla yüz kere söyleyebileceğim şey: İyiki Beşiktaşlıyım!

Esra Uçar




23 Nisan 2013

Hayatımda gördüğüm en iyi reklam kampanyası. Her seferinde kahkahalarla gülüyorum.
Yıllar geçti eskimedi
";)"













Sanatçı.

Sokakta şarkı söyleyen ya da müzik yapan insanlarını çok seviyorum bu şehrin.Hayır aman kültür dolu kentimiz İstanbul diye değil, gün içinde onlarca belki de yüzlerce kişi yanlarından geçip gidiyor ve bırakın dinlemeyi/kaale almayı, görmüyorlar bile. Buna rağmen iki üç kişinin umru için saatlerce orada duruyorlar.
Cesaret herkesin senin yaptığın şeyin farkındayken ortalara çıkmaz; herkesten biriyken, umarsızca yapabildiğini insanların gözüne sokmak, işte bu cesarettir.
Takdire şayan olan şey de sadece budur.

Ps: Uzun zamandır taksimde saksafon çalan amcayı göremiyorum, gören-duyan haber versin lütfen; ben gazetelere kayıp ilanı vermeden...


22 Nisan 2013

Dilemma

Tüm o karmaşa, mutluluklar, eğlenceler, kafa yoran düşünceler, korkular bir yana en nihayetinde hepimiz aynı soruya yanıt bulmaya çalışmıyor muyuz?

"O değil de, şu seçtiğimiz yola değiyor mu ki, diğerki yol daha mı mutlu ederdi?"

Esra Uçar

24 Mart 2013

Quote of the day

“The trick. . .is to find the balance between the bright colors of humor and the serious issues of identity, self-loathing, and the possibility for intimacy and love when it seems no longer possible or, sadder yet, no longer necessary.” 

20 Şubat 2013

Kimse'nin Maria Puder'i olamamak


“Dünyada bir tek insana inanmıştım. O kadar inanmıştım ki, bunda aldanmış olmak, bende artık inanmak kudreti bırakmamıştı. Ona kızgın değildim. Ona kızmama, darılmama, onun aleyhinde düşünmeme imkan olmadığını hissediyordum. Ama bir kere kırılmıştım. Hayatta en güvendiğim insana duyduğum bu kırgınlık, adeta bütün insanlara dağılmıştı; çünkü o benim için bütün insanlığın timsaliydi.” 


-Kürk Mantolu Madonna-

Kafka

"Kafesin biri kuş aramaya çıktı"
                                                   
 Kafka

7 Şubat 2013

Expectation/Reality

"Beklentileriniz karşılanmadığı zaman isteklerinizi azaltın" diye bir özlü söz okumuştum bundan 3-4 sene önce. Okuduğumuz her şey tanımadığımız yabancılar tarafından söylendiğinde (özellikle ölmüşlerse) niyeyse hemen inanma/uygulama evresine geçmemize çok gülüyorum. Hayatımda duyduğum en saçma özlü söz bu sanırım. "İsteklerini azalt, görüş açını değiştir, olmuş şeyi olmamış say böylelikle mutluluğa ulaşabilirsin" mi? Bunun ismi üç maymun bile değil, tamamen kendini kendinden mahrum bırakmak. Bir şeyi istediğimiz zaman onun o istediğimiz şekliyle olmasını istiyoruzdur, istediğimiz şeyin olmamış haliyle gelmesine "elde etmek" pek de denemez. Bu isteğimizin gerçekleşmemesi ve gerçekleşip, beklentilerimizi karşılamaması arasındaki tek fark hevesimizin geçmesidir.

Önceleri beklersin, sahip olduğun şey için zaman vermek istersin sonra değişen hiçbir şey olmadığını gördüğünde insanların "mükemmel yoktur" cümleleriyle karşılaşırsın. Bu hayatta mükemmel diye bir şey vardır sadece,
Mükemmel demek en iyisi demek değildir. Mükemmel demek "uygun" olandır; dünyaya-çevrenize uygunluktan bahsetmiyorum sizin için olabileceklerin en iyi hali için bunu söylüyorum. En kötüsünü bile kabul edebileceğiniz şey, sizin için mükemmeli tanımlar. Ve bundan ödün vermenizi kimse sizden bekleyemez.
Bu gece bunları düşünürken "isteklerinizi azaltın" diyen ölmüş adamın sözlerine saniye kulak asmadan bir şey fark ettim ki, bu dünyada kimse herkes için mükemmel değildir; ama herkes, bir kişi için mükemmeldir.

Esra Uçar

3 Şubat 2013

Hayal Et

Bu dünyada her cümlenin bir kullanım ve etki süresi vardır; daha sonra artık kurulduğu zamanki anlamını yitirir, içi boş kalıplar haline gelir. Her cümle düşünceden ses haline geldiği andan itibaren etkisini kaybetmeye başlar. Bu değersizliğinden değil, her cümle etkisinin bir gün sönüp gitmesinden kaynaklanır. Ama düşündüğüm zaman; bir cümle var ki, diğerlerinden çok daha kalıcıdır.Yaşadığımız anın etkisinden uzaklaşmak için kullandığımızdan olsa gerek, bu kadar uzun süre aklımızda sorgulayıp durmamız.

- "Hayal et."

Bu cümleyi okuduğumuz an ivedilikle "Neyi?" sorusu gelir aklımıza. Somut bir nesne olmalı gibi düşünürüz.
Bir düşünceyi, bir ideyi hayal edin.

Birinci yanılgı: Neden bilmiyorum ama ne zaman biri bize hayal et dese doğrudan gelecek ile bağlantılıyoruz. Hayır, şuan olan şeyi hayal edin: bir kuş yüzüyor bir balık uçuyor. Geçmişte olmuş şeyleri hayal edin. Yüzyıllar, binyıllar öncesinde olmuş şeyleri kurgulayın ama sadece size özgü olsun...

İkinci yanılgı: Bir hayal kurgulayın ancak bunun için sadece bir görüntüyle yetinmeyin. Biri size "bir ev hayal et" dediği zaman sanki çizmemiz için bir tuval vermişler ve şartlanmışız gibi "şimdi bir ev için bir kare çizmeliyim ve kare için de düzgün çizgiler" kaygısını beraberinde getiririz.
Bir evin yuvarlak olduğunu düşünün- ama olmaz ki demeyin- yapın, bunu yapabilirsiniz.

Mesela bir sesi hayal edin.
Yada dilinize daha önce hiç değmemiş bir şeyi.
En zoru da,
daha önce hiç şeklini bilmediğiniz bir şeye,
birine,
dokunmayı hayal edin.

Son olarak bu konudaki nihai yanılgı: Hayal ettiğimiz şeyleri bir başkasına anlatacak kadar onları basit görmemiz. Kaç yaşındaysanız, -diyelim 23- sizin kadar o yirmi üç yılı yaşayan kimse olmadı.
Küçükken gördüğünüz ve gecelerde uyuyamadığınız o palyançoyu kimse görmedi.
10 yaşında kimse boğulma tehlikesi geçirmedi.
Şuan bu yazıyı bulmanız kadar tesadüfi olayları yaşamadı.
Sizin belki de sahip olduğunuz, onca seneyle zar zor kuracağınız; belki başkasının on yıl düşünse aklına gelmeyecek ve gelmemeli olan o hayali neden paylaşmak zorunda kalasınız ki?
Öyle yada böyle kabul etmeliyiz ki konuştuğumuz 23 sene yani sizin elinizde olmadan yaşadığınız şu hayat, katkısız tek emeğiniz..
Zaten ne zamanki biriyle paylaşma zamanı gelir işte o zaman estetik ve mükemmelliyet çabaları başlar. İçinde estetik kaygının bulunduğu hayale de hayal değil, istek denir.

Hayal etmenin en güzel yanı da birbirinden dünyalar kadar farklı sonuçların ortaya çıkması.
Bir deney gibi düşünürsek:
Ben buraya bir şehir hayal edin yazsam ve siz bunu okusanız, gözünüzü kapadığınızda kafanızda bir alanı kaplayan binaların yada evlerin ama mutlaka bir denizin olduğu (bu sizi sıradan kılmaz, denizsiz şehir tercih konusu değildir) bir yer gelecek. Bunu okuyan biriniz şehri kumsallara sahip düşünecek, biriniz gökdelenlerle kaplı newyork temalı şeyler düşünecek, bazılarınız şehri geceyken yaratacak, bazılarınız da sabah güneşin ilk ışıklarının pencerelere yansıdığı bir şehir hayal edecek.

Bir karakter hayal edin. Gözlerinizi kapadığınızda, tanıdığınız birinin karakteri düşünmeyin.Demek istediğim, bir karakter yaratın. Kötülüğün, iyiliğin, yalanların, umutsuzların, kıskançlıkların, iyimserliğin, vahşetin, masumiyetin bulunduğu yada bunların hepsinin içinde bulunabildiği bir karakter...

Bir zaman hayal edin. Geçmişi değil, geleceği değil. Kıyafetlerini filmlerden ödünç almadığınız, kalıplara sıkıştırmadığınız... Marjinallikten değil, içinizden geldiği için yapın bunu.

Bunları hayal ettik ve sonrası mı? Ee nasılsa gerçeğe dönmeyecek şeylerden, imkansızlıklardan bahsediyoruz mu?
Öncelikle size büyük şeyler vaat etmediğimi söylemeliyim. Çok sonu olması için başlayan bir yazı olduğunu da söyleyemeyeceğim çünkü;
sonrası yok.
Bir Tanrıydınız ve öldünüz. Ama üzülmeyin çünkü bu bir bitiş değil. Siz tesadüf eseri bu yazıyı dün okusaydınız ve "hayal et" cümlesini görseydiniz muhtemelen bambaşka bir şehir, bir ses, bir karakter, bir zaman yaratacaktınız. İşte bu yüzden etkisini kaybetmeyen bir cümle olarak, sizi her defasında yeni doğmuş bir Tanrı yapan bir cümle olarak,
Hayal et.

En yakınlarınıza, sevgilinize, çocuğunuza ama en çok kendinize kurmanız gereken cümle bu.
Neden yalnızca şuana ait ve sınırlı olan Tanrı olma ve yaratma güdünüzü kullanmaktan geri durasınız ki?

Bende öyle düşünmüştüm-

Esra Uçar

8 Ocak 2013

2=1 kanitlamak adina,

What's the opposite of two? A lonely me, a lonely you. -Richard Wilbur