2=1
Dreams are my reality (08.09.10)
"Excuse me while I kiss the sky." Jimi Hendrix
"You live alone,creating your life as you go" Edie Sedgwick
"If the facts don't fit the theory change the facts" Einstein.
"Happy girls are the prettiest." A.Hepburn
"Seviş yolcu,büyük sözler söyle ve hemen ayrıl, uçurumlar birleştirir yüksek tepeleri." C.Süreya
"so close that your hand on my chest is my hand,
so close that your eyes close as I fall asleep." Neruda
It takes two to make an accident- The Great Gatsby
The bad news- nothing lasts forever,
The good neew- nothing lasts forever.
Hello Stranger (Closer)
"Excuse me while I kiss the sky." Jimi Hendrix
"You live alone,creating your life as you go" Edie Sedgwick
"If the facts don't fit the theory change the facts" Einstein.
"Happy girls are the prettiest." A.Hepburn
"Seviş yolcu,büyük sözler söyle ve hemen ayrıl, uçurumlar birleştirir yüksek tepeleri." C.Süreya
"so close that your hand on my chest is my hand,
so close that your eyes close as I fall asleep." Neruda
It takes two to make an accident- The Great Gatsby
The bad news- nothing lasts forever,
The good neew- nothing lasts forever.
Hello Stranger (Closer)
30 Nisan 2013
23 Nisan 2013
Dry the river
Yakın zamandır albümlerini baştan sonra durmadam dinlediğim grup, dry the river.
Özellikle no rest şarkısı.
"I loved you in the bed, i loved you in the best way possible"
Özellikle no rest şarkısı.
"I loved you in the bed, i loved you in the best way possible"
Sanatçı.
Sokakta şarkı söyleyen ya da müzik yapan insanlarını çok seviyorum bu şehrin.Hayır aman kültür dolu kentimiz İstanbul diye değil, gün içinde onlarca belki de yüzlerce kişi yanlarından geçip gidiyor ve bırakın dinlemeyi/kaale almayı, görmüyorlar bile. Buna rağmen iki üç kişinin umru için saatlerce orada duruyorlar.
Cesaret herkesin senin yaptığın şeyin farkındayken ortalara çıkmaz; herkesten biriyken, umarsızca yapabildiğini insanların gözüne sokmak, işte bu cesarettir.
Takdire şayan olan şey de sadece budur.
Ps: Uzun zamandır taksimde saksafon çalan amcayı göremiyorum, gören-duyan haber versin lütfen; ben gazetelere kayıp ilanı vermeden...
Cesaret herkesin senin yaptığın şeyin farkındayken ortalara çıkmaz; herkesten biriyken, umarsızca yapabildiğini insanların gözüne sokmak, işte bu cesarettir.
Takdire şayan olan şey de sadece budur.
Ps: Uzun zamandır taksimde saksafon çalan amcayı göremiyorum, gören-duyan haber versin lütfen; ben gazetelere kayıp ilanı vermeden...
22 Nisan 2013
8 Nisan 2013
"Kesin şöyledir"
Şehirlerarası otobüslerin en iyi yanı, tüm uzak mesafe ulaşım araçları gibi tanımadığın insanların en sefil hallerini görmektir. Bu gece ben de o sefillerden biriyim. Bir insanın uyku-uyanıklık arasındaki zeyıflığını görmüşseniz kendinizle gurur duyabilirsiniz. Çünkü en savunmasız,-diğerlerinin ne düşündüğü umrumda değil- yüz ifadesi o zaman vardır. Ve bu yüz ifadeleriyle uzun zaman geçirmek zorunda kalırsınız eğer şehirlerarası otobüs yolculuğu yaptıysanız. Özellikle tek başınaysanız yanınızdaki, sağ koltuğunuzdaki-sol koltuğunuzdaki, önünüzdeki ve arkanızdaki kişilerle ister istemez bir "münasebetiniz" bulunur. Bu illa onlarla bire-bir konusmaniz, tanismaniz anlamında değildir. Bir kişiyle münasebet içinde olmanız demek; onunla günler geçirmiş olmanız, kahkahasını duyup, özel numara olarak arasa ses tonunu az çok çıkartacağınız anlamına gelmez. Bir insanı aklınızdan geçirmek, onu sizinle bir münasebet içine ister istemez sokar. İster istemez o kişiye dair düşünceler oluşturursunuz. İşte tam bu noktada tecrübelerimizi ve bize öğretilenleri yani açıkça etiketlerimizi ortaya çıkarırız. Böylece önyargılarımız da beraberinde ortaya çıkıverir. Önyargı, hayatımız boyunca düşüncelerimizi şekillendirirken belki de en çok kullanmaya alışık olduğumuz yöntemdir. Yeni okuduğumuz kitaba, yeni duyduğumuz şarkıya ama en çok karşılaştığımız ama kafamızda belirsizlik olan insanlara karşı bu yöntemi kullanırız. Zira bizim için; bilinmeyen demek, bir çeşit tehlike demektir. Kim yeniliklere çok açık olduğunu söylese de şu dünyada herkesin önyargıları vardır: aynı okuduğmuz kitaptaki bir kelimeyi nasıl imgeleştiremediğimizde cümle içindeki yerine bakıyorsak, yeni tanıştığımız insanlar söz konusuyken de kafamızdaki yerine göre bir kategoriye yerleştiriyoruz ve hikayeler yazıyoruz.Ve bunu niye mi yapıyoruz? Eğer doğru çıkarsa "ben zaten demiştim" diyip egomuzu tatmin etme ihtimalimizin bulunması yüzünden.
Bu otobüs yolculuğunda yanımda oturan insanlara karşı da klasik hikayeler yazıyorum tabii. Muhtemelen,
"hepimiz kendi hayatımızın romanını istemesek de yazıyoruz" diyen adam da bunu kastetmiş olmalı.
Yanımdaki sırada bulunan koltuklarda oturup ağlayan-elindeki mektubu onuncu kez okuyan kadın, önümdeki yaşlı-camdan dışarıyı seyreden çift, sol çaprazda üstü toprak içinde elindeki eski-kahverengibavulunu bagaja ver(e)memiş olan adam, arkamda durmadam ağlayan o her otobüsün olmazsa olmazı çocuk ve yanımda oturan siyahlar içindeki müziğin sesini sonuna kadar açmış kız...
Eminim yazdığım insanları okurken bile kafanızda onlarla ilgili bir şeyler canlandı bile. Gerçek yada uzağından yakınından alakası olmayan şeyler..
Ama zaten bu hikayelerin gerçek olması yada olmaması değil mühim olan, asıl kafamızdaki etkilerden birine mutlaka sığdırmak için verdiğimiz çaba! Ne komik aslında bu kadar kafa yormamız gereken ve düşünülecek milyonlarca şey varken uğraşımızın başkalarını düşünmek olması. Kendime baya acıyorum. Önyargılarımız bizim hayal dünyamızda kaldığı sürece masumca olabilirler ama tehlikeli düşünceler gibi ses haline geldikten sonra gerçeklerle yüzleşmek genelde zor kısmı da beraberinde getirir.
Şu durumda belki de verilecek tek tavsiye: Siz siz olun, elinde mektup olan ve ağlayan bir kadının yüzüne karşı yarım saat düşüncelere dalmayın sonucu arkadaki susmak bilmeyen bebekten bile daha cok canınızı sıkabilir.
Bu otobüs yolculuğunda yanımda oturan insanlara karşı da klasik hikayeler yazıyorum tabii. Muhtemelen,
"hepimiz kendi hayatımızın romanını istemesek de yazıyoruz" diyen adam da bunu kastetmiş olmalı.
Yanımdaki sırada bulunan koltuklarda oturup ağlayan-elindeki mektubu onuncu kez okuyan kadın, önümdeki yaşlı-camdan dışarıyı seyreden çift, sol çaprazda üstü toprak içinde elindeki eski-kahverengibavulunu bagaja ver(e)memiş olan adam, arkamda durmadam ağlayan o her otobüsün olmazsa olmazı çocuk ve yanımda oturan siyahlar içindeki müziğin sesini sonuna kadar açmış kız...
Eminim yazdığım insanları okurken bile kafanızda onlarla ilgili bir şeyler canlandı bile. Gerçek yada uzağından yakınından alakası olmayan şeyler..
Ama zaten bu hikayelerin gerçek olması yada olmaması değil mühim olan, asıl kafamızdaki etkilerden birine mutlaka sığdırmak için verdiğimiz çaba! Ne komik aslında bu kadar kafa yormamız gereken ve düşünülecek milyonlarca şey varken uğraşımızın başkalarını düşünmek olması. Kendime baya acıyorum. Önyargılarımız bizim hayal dünyamızda kaldığı sürece masumca olabilirler ama tehlikeli düşünceler gibi ses haline geldikten sonra gerçeklerle yüzleşmek genelde zor kısmı da beraberinde getirir.
Şu durumda belki de verilecek tek tavsiye: Siz siz olun, elinde mektup olan ve ağlayan bir kadının yüzüne karşı yarım saat düşüncelere dalmayın sonucu arkadaki susmak bilmeyen bebekten bile daha cok canınızı sıkabilir.
7 Nisan 2013
24 Mart 2013
8 Mart 2013
20 Şubat 2013
“Dünyada bir tek insana inanmıştım. O kadar inanmıştım ki, bunda aldanmış olmak, bende artık inanmak kudreti bırakmamıştı. Ona kızgın değildim. Ona kızmama, darılmama, onun aleyhinde düşünmeme imkan olmadığını hissediyordum. Ama bir kere kırılmıştım. Hayatta en güvendiğim insana duyduğum bu kırgınlık, adeta bütün insanlara dağılmıştı; çünkü o benim için bütün insanlığın timsaliydi.”
-Kürk Mantolu Madonna-
15 Şubat 2013
Riri
"Funny you're the broken one but i'm the only one who needed saving
Cause when you never see the lights it's hard to know which one of us is caving"
11 Şubat 2013
8 Şubat 2013
XX
I can give it all on the first date
I don't have to exist outside this place
And dear, know that I can change
But if stars shouldn't shine
By the very first time
Then dear it's fine, so fine by me
'Cause we can give it time
So much time with me
I don't have to exist outside this place
And dear, know that I can change
But if stars shouldn't shine
By the very first time
Then dear it's fine, so fine by me
'Cause we can give it time
So much time with me
7 Şubat 2013
Expectation/Reality
"Beklentileriniz karşılanmadığı zaman isteklerinizi azaltın" diye bir özlü söz okumuştum bundan 3-4 sene önce. Okuduğumuz her şey tanımadığımız yabancılar tarafından söylendiğinde(özellikle ölmüşlerse) niyeyse hemen inanma/uyguluma evresine geçmemize çok gülüyorum. Hayatımda duyduğum en saçma özlü söz bu sanırım. "İsteklerini azalt, görüş açını değiştir, olmuş şeyi olmamış say böylelikle mutluluğa ulaşabilirsin" mi? Bunun ismi üç maymun bile değil, tamamen kendini kendinden mahrum bırakmak. Bir şeyi istediğimiz zaman onun o istediğimiz şekliyle olmasını istiyoruzdur, istediğimiz şeyin olmamış haliyle gelmesine "elde etmek" pek de denemez. Bu isteğimizin gerçekleşmemesi ve gerçekleşip, bekletilerimizi karşılamaması arasındaki tek fark hevesimizin geçmesidir.
Önceleri beklersin, sahip olduğun şey için zaman vermek istersin sonra değişen hiçbir şey olmadığını gördüğünde insanların "mükemmel yoktur" cümleleriyle karşılaşırsın. Bu hayatta mükemmel diye bir şey vardır sadece,
Mükemmel demek en iyisi demek değildir. Mükemmel demek "uygun" olandır; dünyaya-çevrenize uygunluktan bahsetmiyorum sizin için olabileceklerin en iyi hali için bunu söylüyorum. En kötüsünü bile kabul edebileceğiniz şey, sizin için mükemmeli tanımlar. Ve bundan ödün vermenizi kimse sizden bekleyemez.
Bu gece bunları düşünürken "isteklerinizi azaltın" diyen ölmüş adamın sözlerine saniye kulak asmadan bir şey farkettim ki, bu dünyada kimse herkes için mükemmel değildir; ama herkes, bir kişi için mükemmeldir.
Önceleri beklersin, sahip olduğun şey için zaman vermek istersin sonra değişen hiçbir şey olmadığını gördüğünde insanların "mükemmel yoktur" cümleleriyle karşılaşırsın. Bu hayatta mükemmel diye bir şey vardır sadece,
Mükemmel demek en iyisi demek değildir. Mükemmel demek "uygun" olandır; dünyaya-çevrenize uygunluktan bahsetmiyorum sizin için olabileceklerin en iyi hali için bunu söylüyorum. En kötüsünü bile kabul edebileceğiniz şey, sizin için mükemmeli tanımlar. Ve bundan ödün vermenizi kimse sizden bekleyemez.
Bu gece bunları düşünürken "isteklerinizi azaltın" diyen ölmüş adamın sözlerine saniye kulak asmadan bir şey farkettim ki, bu dünyada kimse herkes için mükemmel değildir; ama herkes, bir kişi için mükemmeldir.
3 Şubat 2013
Hayal Et
Bu dünyada her cümlenin bir kullanım ve etki süresi vardır,ve daha sonra artık kurulduğu zamanki anlamını yitirir, içi boş kalıplar haline gelir. İnsanların aksini iddia ettiği ve kesinlikle yanıldığı, süresiz sandığı cümlelerin başındaysa seni seviyorum gelir.
Seni seviyorum, an'a ait bir cümledir. O an kurulması gerekmiştir. Öyle hissedilmiştir yada hissedilmemiştir.Doğru gelinmiştir ve kurulur. Etkisi ses haline geldiği andan itibaren kaybolmaya başlar. Bu değersizliğinden değil, her anın bir gün sönüp gitmesinden kaynaklanır. Ama düşündüğüm zaman; bir cümle var ki, diğerlerinden çok daha uzun süre etkisi kaybolmaz. Öyle bir cümle ki egomuzdan arınalım diye süregelmiş ve söylenir. An'ın etkisinden kaçıp uzaklaşmak için kullandığımızdan olsa gerek, bu kadar uzun süre aklımızda sorgulayıp durmamız..
"Hayal et."
Bu cümleyi okuduğumuz an neyi? sorusu gelir ilk aklımıza.
Birinci yanılgı: Sanki hayal kesinlikle geleceğe ait olmalıymış gibi imgeler belirir aklımızda. Hayır, şuan olan şeyi hayal edin: bir kuş yüzüyor bir balık uçuyor.
Geçmişte olmuş şeyleri hayal edin. Yüzyıllar, binyıllar öncesinde olmuş şeyleri kurgulayın ama sadece size özgü olsun...
İkinci yanılgı: Kurgulayın ancak bunun için hayalinizin sadece bir görüntü olmasına gerek yok. Biri bize "bir ev hayal et" dediği zaman sanki çizmemiz için bir tuval vermişler ve biz de "şimdi ev için bir kare çizmeliyim ve kare için de düzgün çizgiler" kaygısını beraberinde getiririz.
Bir sesi hayal edin.
Yada dilinize daha önce hiç değmemiş bir şeyi. En zoru da,
daha önce hiç şeklini bilmediğiniz bir şeye, birine dokunmayı hayal edin.
Son olarak bu konudaki nihai yanılgı: Hayal ettiğimiz şeyleri bir başkasina anlatacak kadar onları basit görmemiz. Kaç yaşındaysanız -diyelim 23, sizin kadar o yirmi üç yılı yaşayan kimse olmadı. Küçükken gördüğünüz ve korktuğunuz o palyançoyu kimse görmedi. 10 yaşında kimse boğulma tehlikesi geçirmedi. Şuan bu yazıyı bulmanız kadar tesadüfi olayları yaşamadı. Sizin belki de sahip olduğunuz onca seneyle kuracağınız, belki başkasının on yıl düşünse aklına gelmeyecek ve gelmemeli olan o hayali neden paylaşmak zorunda kalasınız ki, öyle yada böyle konuştuğumuz sizin elinizde olmasa da yaşadığınız hayat, sizin katkısız tek emeğiniz.. Zaten ne zamanki biriyle paylaşma zamanı gelir işte o zaman estetik ve mükemmelliyet çabaları başlar. İçinde estetik kaygının bulunduğu hayale de hayal değil, istek denir ve kesinlikle benimseyemeyeceğiniz şeylerin başında gelir.
Hayal etmenin en güzel yanı, birbirinden dünyalar kadar farklı sonuçların oluşması. Bir deney gibi düşünürsek:
Ben buraya bir "şehir" hayal edin yazsam ve siz bunu okusanız, gözünüzü kapadığınızda kafanızda bir alanı kaplayan binaların yada evlerin ama mutlaka bir denizin olduğu (bu sizi sıradan kılmaz, denizsiz şehir tercih konusu değildir) bir yer gelecek. Bunu okuyan biriniz şehri kumsallara sahip düşünecek, biriniz gökdelenlerle kaplı newyork temalı şeyler düşünücek, bazılarınız gece olan bir anda şehrini yaratacak, bazılarınız da sabah yeni ışıkları pencerelere yansıyan bir yer hayal edecek.
Bir karakter hayal edin. Gözlerinizi kapadığınızda, tanıdığınız birinin karakteri gelmesin aklınıza. Bir karakter yaratın. Tüm kötülüklerin yada iyiliklerin, yalanların yada umutsuzların, kıskançlıkların yada iyimserlerin, eşcinselliğin yada korkunun, fahişelerin yada rahibelerin. Yada bunların hepsinin içinde bulunabildiği bir karakter..
Bir zaman hayal edin. Geçmişi değil, geleceği değil. Kıyafetlerini filmlerden ödünç almadığınız, kalıplara sıkıştırmadığınız... Marjinallikten değil, içinizden geldiği için yapın bunu.
Bunları hayal ettik ve sonrası mı? Ee nasılsa gerçeğe dönmeyecek şeylerden, imkansızlıklardan bahsediyoruz mu?
Öncelikle size büyük şeyler vaad etmediğimi söylemeliyim. Çok sonu olması için başlayan bir yazı olduğunu da söyleyemeyeceğim çünkü;
Sonrası yok. Bir tanrıydınız ve öldünüz ama üzülmeyin çünkü bunun sonu yok çünkü dününüz ve bugününüz aynı olmayacak siz dün tesadüf eseri bunu okusanız ve hayal et cümlesini görseniz belki de bambaşka bir şehir, bir ses, bir karakter, bir zaman yaratacaktınız. İşte bu yüzden etkisini kaybetmeyen bir cümle olarak, sizi her defasında yeniden doğmuş bir Tanrı yapan bir cümle olarak,
hayal et.
En yakın arkadaşınıza, sevgilinize, çocuğunuza ama en çok kendinize kurmanız gereken cümle bu; bir daha hiçbir zaman şuanki gibi düşünemeyecek bunun gibi yorumlayamayacaksınız neden şuana ait ve sınırlı yeteneğiniz olan Tanrı olma ve yaratma güdünüzü kullanmaktan geri durasınız ki?
Bende öyle düşünmüştüm...
8 Ocak 2013
Marble sounds
We found a place to which we drive
And i offer you the time
To sleep - to dream
To wake up when we arrive
Right moments come out of the blue
But when there's one it's up to you
Even when the time was up I couldn't stop
I was floating all day long
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)











